Zamanın ruhunu ararken...Sinsi bir renksizlik dayatmasıyla 80’lere ışınlanıyoruz

Son Dakika Güncel Haberler

Zamanın ruhunu ararken...Sinsi bir renksizlik dayatmasıyla 80’lere ışınlanıyoruz

12 Eylül darbesinin toplumu tektipleştirip renksizleştirme ve olabildiğince silikleştirme çabasına rağmen Türkiye 80’leri kabuğunu kırmaya çalışarak geçirdi. O yılların kısa pantolonlusu bir jenerasyonun mensubu olarak tabii ki benim 80’lerim bana güzel.

Ancak kültürel arada kalmışlığın, söylemek isteyip de bir türlü tam söyleyememenin, devlet tarafından taammüden sakatlanmaya devam edilen düşünce ve ifade özgürlüklerinin popüler kültür alanında bıraktığı derin izler de malum. Yine de o dönemin ruhuna isyan eden iki karakterini

–Zeki Müren ve Bülent Ersoy– sahiplenen Türk toplumuna kredi vermek lazım. Devletin dayattığı renksizlik ideolojisine ciğerden bir isyanın sembolüydü belki de halkın kimselere benzemeyen bu iki sanatçıya sevgisi

90’lardır Türkiye’nin kabak çiçeği gibi açılma, popüler kültür anlamında zincirlerini kırma yılları. 80’lerde Özal’la birlikte iktidara gelen ekonomik liberalizmin toplum açısından gerçek anlamda bir tüketim kapitalizmine dönüşmesi 90’lara denk düşer.

TRT’li küçük dünyamızdan özel kanallarla şenlenen kocaman bir evrene yolculukta her şey mubah dönemiydi. Roket hızıyla yükselişe geçen Türkçe pop ve popçuların rengârenk, cıvıl cıvıl video klipleri aslında siyasal arenadaki karanlıkların toplumsal tezatıdır.

Faili meçhullerin, siyasal cinayetlerin, yakılan köylerin, sürgün edilen insanların hesabının tutulamadığı, 28 Şubat’la dindarlığın devlet eliyle ötekileştirilmesinde zirveye çıkıldığı o yılların toplumda hoyrat bir adam sendecilik ve kendi gemisini kurtaran kaptancılıkta karşılık bulması da hazindir.

2000’li yıllarda ise daha önce hiç tanımadığımız bir iyimserliğe teslim olduk. Küresel olarak pompalanan ‘medeniyetler arası diyalog’ retoriği Türkiye’nin yerel dinamikleriyle birleşince dindarın, Kürt’ün, Ermeninin, Alevinin kendi rengini sakınmaktan kurtulmaya başladığı bir döneme girdik.

Dijital dünyanın nimetleri, kendimizi ifade edebileceğimiz platformların çeşitlenmesi, pasif yurttaştan aktif yurttaşa geçişimizi hızlandırdı. Bizi de içeri alsınlar diye 50 yıldır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği coğrafyasında sınırlar, pasaportlar kalkıyor, çokkültürlülük geçer akçe oluyordu. Biz de bu dalgalardan nasibimizi alıyorduk. Ve sanıyorduk ki hepimizin en renkli, en sesli haliyle kendimizi ortaya dökmekten korkmadığı bu dönem artık geri döndürülemez bir gidişatın habercisidir

2010’lara gelindiğinde Türkiye’nin devletiyle, toplumuyla özgüven patlaması yaşadığını söylemek abartılı olmaz. Tarihsel komplekslerimizden kurtulmakta olan, dünyayla -özellikle de Batı’yla- ilişkilerini eşit bir yerden yeniden tanımlayan, umut veren bir toplum olmuştuk. Gezi protestolarını mümkün kılan da zamanın o ruhuydu. Sonra birden takla attık!

Politik kutuplaşmalarla sınanmaya başladık. Güvenlik kaygılarıyla korkutulduk, hizaya sokulduk. Her yönden karşılıklı mahalle baskılarının şahlandığı, mahallelerin ağır ağabeylerinin sanal ortamlarda kılıç kuşandığı gri bir dönemi yaşıyoruz şimdi.

Çocukluğumun vazgeçilmezi ‘Devekuşu Kabare’nin efsane ‘Yasaklar’ını çırak çıkartacak ölçüde trajikomik haberler yeni normalimiz. Hava böylesine pusluyken kendini sansürsüz ifade etmenin şehvetine kapılacak pek kimse de kalmadı ortalıkta. Bir gazetenin çaycısının günlük sohbette sarf ettiği sözler nedeniyle tutuklanabildiği bir ortamda tutkuların ve yaratıcılığın yine yeraltına inmekte oluşuna şaşırmıyoruz.

Korkarım 2017, 80’lere ışınlanmamızın devam edeceği, kendimizi deşifre etmekten iyice kaçınacağımız bir yıl olacak.  Renksizlik dayatması toplumsal hayatımızı sinsice ele geçirmeye çalışacak. Yeni yıldan tek dileğim... Gelen 2017 ‘çok şükür belalarını da alıp gitti’ diye neredeyse zil takıp oynadığımız 2016’yı aratmasın!

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500